Bundan aylarca önce, yanlış hatırlamıyorsam @suyunoteyakasi bir soru sordu. Dedi ki: Yunanistan’da en çok neyi seviyorsunuz? O gün bugündür aklıma takıldı bu soru. Çünkü, ben 2004’ten beri, her sene en az iki-üç defa gidiyorum bu ülkeye ve hiç kendime sormamıştım: neden Yunanistan’a gidiyorum?

Olağan cevapları ben de verebilirim: yemekleri, denizi, havası güzel, daha ucuz(-du), daha medeni, daha normal, gitmesi-gelmesi kolay vs. vs… Yok ama bunlar değil sebep, içten içe biliyorum ama… her ne ise “o” sebep, bir türlü çıkmıyor(-du). Bugün trafikte yol alana kadar. Türkün aklı!

Sadece merak gidermek isteyen okuyucu… senin için hemen şuraya yazayım, sebep şu: insanlar ve hikayeleri. Ben Yunanistan’a gidiyorum, çünkü her gittiğimde müthiş insanlarla ve onların müthiş hikayeleriyle karşılaşıyorum. (Biraz daha detay isteyenler, ne diyor gene bu diyecek olanlar aşağı satırları da okumaya devam edebilirler.)

Hani ben hep diyorum ya hayatta neyi çağırırsan onu bulursun. Ben her Yunan’a gittiğimde çok enteresan insanlara ve onların hikayelerine denk geliyorum. Bu en başından beri de böyleydi.

Sene 2004. Plaka’dayız. Her hangi bir yere oturduk, ve ben önümdeki Musakka’ya gömülmüşüm. Tam o sırada karşıdaki dükkanın bir hediyelikçi olduğunu fark ediyorum. Ve tam o anda ailelere Atina hatırası almadığımı hatırlıyorum. Karşı dükkana geçip, gezmeye başladığımda musakkam daha ağzımdaydı diyeyim size. Hediyelik eşyası bol bir dükkan, bir tek dükkan sahibi ve ben varız içeride, oraya baktım, buraya baktım. Şu ne kadar? Bunun daha küçüğü var mı? (Çünkü bir Türk asla olanla yetinmez, olanın bir küçüğünü, mavisini ve üzerinde ay yerine güneş olanını arar. Yani aslında tamamen başka bir şeyi…)

Bir sürü sorudan sonra en sonunda “Nerelisin?” dedi dükkan sahibi.

Türküm.

Neresinden?

İstanbul

Neresi?

Ayastefanos

(Bunu niye yaptım bilmiyorum. Otomatik öyle geldi ağzıma. Yoksa senelerdir Yeşilköy’dür oranın ismi. Bir anda nasıl ve niye Ayastefanos oldu…?)

“Ben de” dedi-diyemedi.

Ailece sulu gözlüyüzdür biraz. Yani, daha önce de ağlayan erkek gördüm. Ama o zamana kadar böyle ince ince, sessizce, sarsılarak, hıçkırarak ağlayanını hiç görmemiştim. Nasıl tarif edebilirim bilmiyorum. Karşımda duran, saçları beyazlanmış, kocaman adam, gözleri kıpkırmızı, göz yaşları hiç durmuyor, ağzını açıyor, hiç ses çıkmıyor, ama ağlıyor, içine içine. Dondum, kilitlendim, öyle kalakaldım. Sadece “ne yaptım?” diyebildim. “Ne yaptım ben?” Cevap verdi: “Buraya geldiğimden beri hiç Ayastefanos’lu biri ile karşılaşmadım ben“. 2004 senesi itibariyle, üç aşağı beş yukarı, 50 sene ediyordu bu.

Çok uzun konuştuk sonra. Rönepark? Duruyor hala. Dondurmacı? Yorgo’nun yeri, muhteşem mastihalı -sakızlı- dondurma yapar, duruyor (Artık kapandı galiba). Kilise? Çok azaldı cemaat, ama hala yaz başlarında yanındaki sokakta tüm mahalle sokağa sofra kuruyor (kuruyor mu acaba hala?). Böyle böyle, sokak sokak, dükkan dükkan Yeşilköy’ü konuştuk. Tren garını, köşkleri, haç atma törenini, okulu (kapanmıştı bu konuşma sırasında, sonrasında tekrar açıldı), meyhaneleri, faytonları, fırını, macun satanları, bozacıları, Ermeni mezarlığını (üzerine Halk Pazarı yapıldı taa kaç sene önce. Ben o çocuk aklımla biliyordum bunun böyle olmaması gerektiğini.) Aramızda kalacak bir sürü şey anlattı bana. Evini tarif etti sonra. Biliyorum o evi dedim. Cumbası depremde yıkıldı, ama yaptırdılar tekrardan. Nasıl bilmem ki evini; tam o evin yıkılıp sokağa düşmüş cumbasının orada anladım ben depremin büyüklüğünü.

En sonunda ben iki magnet aldım, o bana bir Atina hatırası hediye etti, çok sarıldık, yüzlerimizi sildik, ayrıldık. Gelmelisin gene dedim. Gelemiyorum dedi (Yunan vatandaşlığına geçmedim, hala Türk’üm, o yüzden askere gitmem gerek gelirsem diye anlatmıştı başka bir hikaye sahibi). Sen gel dedi. Geçen sene Atina’daydım. Dükkanı bulamadım.

İşte böyle. Ben Yunanistan’ı bu yüzden seviyorum.